...Ve hamdolsun can bağında hazırlıklar tamam oldu, gül tabakları "Hazer Sofrası"nda yerini buldu.
Zâhirde görünen tüm çiçeklerin aslen "bâtın toprağı"ndan neşv ü nemâ bulduğunu, rızıklanacak nimetin bizâtihî "hikmet"olduğunu akleden kalbe idrâk ettirme gayretiyle yollarda bulduk kendimizi. Yolcu olmanın dinlenmelik tadında âdâb-ı edepten mefkûremize bilinç yüklerken, nefs bineğini aşkla terbiye etmek istedik. Tedrîcî bir dilenmeyle, aşkın dergâhına 'bismillâh' dedik. Bu besmele bir dergiye dönüştü. Şimdi gönül evinizde... Sonbaharın son ayında kapınızı çaldı. Ömür yaprakları bir bir dökülürken, ardımızda kalan, soframızı toplayıp tekrar kuran kelimelerimiz olsun istedik ve Kelâmın sâhibinden niyaz eyledik.
Hocalarımız, Gül Bahçevanları ellerindeki güllerle yetişti.
-Hüsrev Hâtemi hocamız Mevlâna Hazretleri'nin gül nefesiyle yüzyıllar öncesinden seslendi.
-Ümit Meriç hocamız aşk dolu dualarını soframıza Zümrûd ü Ankâ'nın kanadıyla getirdi.
-Emine Yeniterzi hocamız Mevlâna Hazretleri'nin kadın-erkek değerlendirmesi üzerine bir bahis açtı.
-Bilâl Kemikli hocamız bağımızı suladı.
-Sâdık Yalsızuçanlar,'Aşk İle.'derken aşkın aşkınlığına diz çöktürdü gönülleri.
-Ali Haydar Haksal hocamız tebessümüyle bahçemize hoş geldi.
-Mahmut Kanık hocamız, Dr. Mûnise Yetim ile büyük şâir Frithjof Schuon'un 'Stella Maris'( Deniz Yıldızı) çevirisini dağarcığımıza takdim etti.
-Halil Ahsen hocamız 'Tasavvuf'a başlık attı.
Gül kokularıyla mest olmayı dileyen bağdaş kurdu bu sofraya.
Siniyi Sâliha Malhun getirdi, Başyazısı akabinde Sâdık Yalsızuçanlar ile 'hasbihâl' eyledi. Hocamızın son romanı 'Anka' üzerine 'Hâl.Âteş Ve Ankâ..'derken, mâide-yi sohbette Sâdık Hocamızın gül nesîmi esti.
Nihat Dağlı'nın 'Adsızlığa Özlem',
Afşin Selim'in 'Bir Yalnızlık Senfonisi',
Emine Dündar'ın 'Âcizliğimiz Adına',
Tûba Özdemir'in 'Aşk Diyârında Ölüdür Yalan' denemelerinde murâkabeye dalarken;
Mehmet Şâmil'in ' Hâl Hatır Şiiri',
Kahraman Tazeoğlu'nun 'Hâfıza Ayıpları',
Senem Gezeroğlu'nun 'Dön Semâzen',
Tâlha Bora Öge'nin 'İsim Koy Unutmayacaksan' şiirleriyle sükûttan heceler alacaksınız.
Hülya Şenkul gönlünün gizli bahçesinde 'Ben'liğini ararken,
Mehtap Araz'ın 'Hangi Renge Boyanmak Gerekir Ey Nakkâş' nidâsıyla Nakkâş-ı Ezel'i gönlünüzde bulacaksınız.
Fâtıma Zehra Merinos'un 'Gece Durağı-1 / Eskişehir' gezi yazısıyla seyyah olup giderken;
Zeynep Dilyâre'nin 'Geciktim Vefâya. Sevi Sürgünlüğümde Şehr-i yâren Bursa'ma... Nâme: 1' mektubuyla bir şehre yazılmanın mânâ keşfine çıkacaksınız.
Buyurun soframıza erenler!
Hep birlikte aşk bağından hikmet tadalım.
Fâtıma Zehra Merinos
http://www.hazersofrasi.com/
Sevdâmın seherine gül bırak ey şehir!
Sana leyl-i hicran yüzümle geliyorum…
…
Karanlığın kalp sokaklarını kararttığı bir zamandan sıyrılıp gönül telince, girivermek ol şâhın gül bahçesine… Kaşıklar o kadar uzun ki, benden önce doyacak soframın kardeşleri. Tüllenen şafağa yarını sormadan “an”da karar kılan bir kadeh-i şeydâ, alıp götürsün diye bezginliğimizi, aşkın kerem bağçasına bağdaş kuracağız. Hayâllerin bebeği gerçeği sallayacak belleğimize. Bitmeyen bir mûsikînin her dem yenilenen bestesinde tâ ezele gidecek yolcuları içimizde ağırlayacağız. Koy verme yalnızlığını giden günlere; biz hâlden söz açıp, sözü sükûtla taçlandıracağız. O’nun izninden bir dilenme başlayacak gül fidelerinin dibinde. Tarihin gözlerinden akan yaşlara, yaprak yaprak sarılacağız. Ana mutfak: toprak. Ey ruhu diriliğe müptelâ, bedeni kuyudaki can! İnanmazsan tekrar tekrar gözünü göğe çevirip bak; âyetin tecellîsidir, akıveriyor ılık ılık sînelere. Âkibetin hayrına yarılacak yer. Ki baş düşmezse bağrın bam teline, nasıl nâlesini salar gök şehrine? Aradığın ve intizârına durduğun gül bahçesi içinde. Fethedilmiş şehre kızılcık şerbeti, o içip de kanamadığın aşk fısıldıyor sessizce: “Çırpındığın bin bir çile, vefândır senin. Ebede pişmeden mi gidecektin?”
‘Bezm-i evvelde kurulmuş bir sofraya buyurun’ diyeceğim; ben kapıdaki dâvetçi. Daha ben derken kapıda tökezleyen dilenci. Aşkın ellerimizden tutup Sultan Fâtih’in Bahçıvân-ı Gülü’ne : Hazer Baba’ ya “ Kemter-i cihânım ey cânân, bağlığında bir gülistan, bir dikene sezâyım,” diyerek , dünyaya sığmayan emellerimizi, gül sağanağına bırakmanın çiçeklenen rahmeti… Semâdan indirilen sofralar geçiyor gül şehrinden şimdi. Aşk yemeği gönül tabaklarına inzâl olunuyor. Damaklara dağıtılıyor hamd makâmından derviş zikri: “Hüvallâhüllezî lâ ilâhe illâ hû…”
Hazer Sofrası, aşka acıkanları bekliyor…
/Doyamasak bile tatmış oluruz inşaAllah./
Fâtıma Zehra MERİNOS
Sene-i devriyesi geçiyor acıların; ama geçiştirmiyorum içimdeki tortularını… Ağır ağır yudumladığım bu kekre lezzet, başımı öne eğdirse de; yazamayabilseydim, bunu yapabilirdim evet… Ama yine de, bu kekre lezzet; rûhuma bir tâltif gibi… Mahcup ve kırılgan akislerimi, aşkla tasfiye etmeli…
Vakt ikindidir, bir Eylül ikindisidir yani. Üşümelerimle büzüşüp, inzivâya geçmeye meyillenirken; Eylül’e gül düşmüştür!.. Eylül, Ramazan ile güle dönüşmüştür ve döndürmüştür kara sevdâları; aşkın lâhûtî semâlarında, derûnumuzdaki sancılara sertâc olmak için gelmiştir.
Bunca yıkıntı ve hâralarda harmanlanan küheylânların hazırlık aşaması gibi; rûhum, sığlığından çıkıp çığlığa dönüştüğü dem gelmiştir ve düşmüştür Eylül’e bir gül… Ömrümün düşüne düşsün diledim!..
Çiçeklerin şâhına yakışır zarâfetle ve şebnemlere şâyeste bir letâfetle konuktur gönül hâneme… Hırçınlığımı, çok sesliliğimi, yitik bilincimi ve tüm beşeriyetimin şaşan hâliyle kabullenir beni; gelir, oturur bağrımda… Kalemime mürekkep, yazıma ilhâm, yüreğime yâren gibi…
İptilâ sirâcında sarmalı yaraları… Yalımlarım yalınlaşmadan; kalp sadağımda biriktirmeli cümle cümleleri… Hercümerçliğim, mesned bulsun sonbahârın araladığı sonsuzlukta… Aşk, ağırlanmaz ki; ağrısız ve azıksız bir sadırda…
Gazellerinden kapı araladı Dedem, giriftâr göz pınarlarıma… Dedem’in yaktığı türkülerde âh’ım kaldı; Dedem’den mîras, susamamaktı… Susamadım ve figânlarımın fersûdeliğinde susuzluğum arttı aşka… Arıtmalıydı gönlümdeki kesifliği ve uzaklarda değil, gönlümde idi arıtma tesisi de, bilemedim Dedeciğim… Bilemeyişlerimle bilendim ferdâlara… Şu iniltili ve titrek sesim, avaz avaz aksetti istikbâlin kayıtlarına!..
Eylülleşen ömrüme düşen gülü yitirmemek için; müptelâlığın kavislerinde akladım karalamalarımı… Çiziktirdiklerim, topu topu bir “âh”; Dedem’in hâtırası…
Dağdağalı hayâtımın duldası ve giryân gönlümün payandası olsun diye, yirmi dokuz yaprağı olan bir gül düştü Eylül’e… Eylülleşen ömrüme…
/ Kutlu olsun Ramazan Gülümüz.
Aşk ile…/
Zeynep Dilyâre
« Önceki ::


